Bugün 6 Şubat.
Bugün 6 Şubat.
Takvimdeki bir gün gibi duruyor belki.
Oysa biz bu günü daha önce de yaşadık.
Bir zamanlar 27 Ağustos’tu. Sonra 23 Ekim oldu.
Tarih değişti, şehirler değişti, isimler değişti…
Ama sahne hiç değişmedi.
Enkazın altında kalanlar.
Geride kalan ve artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak olanlar.
Deprem doğal bir olay.
Ama bu fotoğraflar doğal değil.
Şu soruyu kendime sorup duruyorum:
Bu enkazın oluşmasına sebep olan herkes, kendine bunu gerçekten izah edebildi mi?
Binayı çizen, ruhsat veren, denetleyen, görmezden gelen…
Yetmedi.
İnşaata kum taşıyanın bile payı var bu tabloda.
Çünkü bu düzen, küçük büyük demeden herkesin sustuğu bir düzen.
Biz ne yapıyoruz?
Vicdanımızı bir yetkiliye devrediyoruz.
Sorumluluğumuzu bir makama teslim edip rahatlıyoruz.
Sonra da “Devlet nerede?” diye soruyoruz.
Bugün yine deprem olsa…
Hangi şehir olduğu fark etmeksizin…
Yarınki manzaranın ne olacağını hepimiz biliyoruz, değil mi?
Bildiğimiz halde hiçbir şey yapmıyoruz.
Böyle böyle, yavaş yavaş,
Vicdansız nefes alan varlıklara dönüşüyoruz.
Bazen kulağıma geliyor:
“Alp ne iş yapıyor?”
Yaptığım iş belli.
Ama nasıl yaşadığım belli değil.
Sabah ofiste başlayan günüm,
Akşam Ankara’nın hangi köşesinde bitiyor ben bile anlayamıyorum.
Bazen durup kendime diyorum ki:
“Dur.”
Sonra cevap geliyor:
Duracak vakit mi var?
Yapılacaklar, gidilecek yerler, alınacaklar, yetişilecek hedefler…
Bitmiyor.
Teknolojiyle hızlanan hayat,
Bizden ışık hızında yaşamamızı istiyor.
Işık hızında üretmemizi,
Işık hızında tüketmemizi,
Işık hızında ölmemizi…
Farkında mısınız?
Oysa insanın bazen
Durmaya ihtiyacı var.
Bir nefes almaya.
Zihnini susturmaya.
Kendi sesini duymaya.
Ama olmuyor.
Duramıyoruz.
Çünkü günler geçmiyor sanıyoruz.
Oysa günler geçiyor.
Ölüm yaklaşıyor.
Biz fark etmiyoruz.
Gecenin en sessiz saatlerinde bazen uyanıyorum.
Küçük bir kızım var.
Minicik ellerini tutuyorum.
Üzerini örtüyorum.
İçimde garip bir his beliriyor.
Keşke zaman yavaşlasa.
Keşke koşmasak.
Ama mümkün olmuyor.
Necip Fazıl’ın dediği gibi:
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı…
Bugün toplum olarak şuradayız:
Vicdanını dinlemeye vakti olmayan,
Sadece hareket eden,
Sadece tüketen,
Bir et yığınına dönüşmüş durumdayız.
Üstelik liyakatsizlik denen dinamitlerin üzerinde yaşıyoruz.
“Bugüne de şükür” demeyince nankör,
Deyince suskun oluyoruz.
Zenginler fakirlere şükürden başka bir şey bırakmıyor.
Fakirler zenginlere özenmekten hayatını yaşıyamıyor.
Bunca zenginliğin içinde,
Elimizdekilerin kıymetini bilmeden,
Koşa koşa ölüme gidiyoruz.
Bugün 6 Şubat.
Mesut Hançer’in acısını anlayabildiniz mi?
Anlayamazsınız.
Ben de anlayamam.
Kimse anlayamaz.
Ama o fotoğraf canınızı yakıyor, değil mi?
Benim de yakıyor.
Şimdi düşünün:
Biz bu kadar yanıyorsak,
O ne yaşıyor?
“Yaşıyor” diyorum ama…
Onun gibi milyonların artık yaşamadığını da biliyoruz.
Bugün ve her gün şunu söylemek istiyorum:
İşi gücü bırakıp dağa çıkın demiyorum.
Ama size hiçbir şey katmayan telaşları bırakın.
Başkasının hayatına ait mutlulukları izlemeyi bırakın.
Başkasının kaydırıp geçeceği anların peşinde koşmayı bırakın.
Sevdiklerinizle zaman geçirin.
Keşfete düşmeyecek anılar biriktirin.
Kimsenin görmeyeceği ama sizin hatırlayacağınız anılar…
Eğer bir evladınız varsa,
Elini tutun.
Gözlerinin içine bakın.
Size anlattığı, size saçma gelen ama onun için dünyanın en önemli meselesi olan şeyi dinleyin.
Başını okşayın.
Bir öpücük kondurun.
Hepsi bu kadar.
Yaşamak bazen büyük şeyler değil.
Küçük temaslar.
Hayat çok kısa.
Biz ise ruhumuzun bedenimizde olduğu anları çok az yaşıyoruz.
Nefes alabiliyorken,
O güzellikleri yaşayın.
6 Şubat’ta sözde 63 bin kişi öldü.
Ama gerçekte 85 milyon insan ruhundan bir parça kaybetti.
Vefat edenlerin mekânı cennet olsun.
Geride kalanların ise Allah yardımcısı olsun.
Bugün 6 Şubat.
Unutursak, yarın yine aynı enkazın altında kalacağız.